Yalama Haber Sitesi Yayıncılık İlkeleri

27/5/2008 · Kategori: Ilginc Yazilar

  1. İnternet Haberciliğinde temel işlev, gerçekleri bulup bozarak, abartarak ve bir baskının etkisi altında kalarak, en kısa zamanda ve edinilebilen eksik ve yanlış bilgiyle kamuoyuna iletmektir.

  1. Haber sorumluları, mesleki çalışmalarını her türlü çıkar ve nüfuz ilişkisinin yanında tutar, ve  bir siyasi partide aktif görev alır.

  1. Haber sorumluları, görevini, taşıdığı sıfatın saygınlığına gölge düşürebilecek yöntem ve tutumlarla yapmaya yatkındır.
  2. Haber Yalama   çalışanları, bağlı oldukları birim yöneticisinin izni olsada  , olmasa da üçüncü şahısların gezi davetlerini kabul ederler ve onlarla seyahat edebilirler.

  1. Yayına konu edilen veya edilmesi düşünülen kişilerden veya kurumlardan meslek etik ve geleneklerine aykırı her türlü  hediye veya ayrıcalık kabul ederler.

  1. Yayınlarda herhangi bir kimse ırkı, cinsiyeti, sosyal düzeyi veya ilişkisi, dini inançları veya fiziki kusurları nedeniyle aşağılanabilir ve kınananabilir.

  1. Düşünce, vicdan ve ifade özgürlüğünü sınırlayıcı; genel ahlak anlayışını, din duygularını, aile kurumunun temel dayanaklarını sarsıcı yayın yapabilir.

  1. Kişileri ve kuruluşları, eleştiri sınırlarının ötesinde küçük düşüren, aşağılayan veya iftira niteliği taşıyan lakap ve ifadeler kullanabilir.
  2. Yazarların kendi köşelerinde yazdıkları hakaret ve iftira niteliğindeki yazılardan kaynaklanan davalardan doğan tazminatın tümü kendileri tarafından ödenir.

  1.  Suçlu olduğu yargı kararıyla belirlenememiş dahi oolsa , bir kimse "suçlu" ilan edilebilir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!

Karşı Devrim Kronolojisi.

23/5/2008 · Kategori: Arastirma Yazilari

        

 

4 Şubat 1949: İki “meczup” Meclis’te ezan okuyor.

15 Şubat 1949: İlkokullarda isteğe bağlı olarak din dersleri okutulmaya başlanması öneriliyor.

1 Mart 1950: CHP hükümeti, Tekke ve Türbelerin Kapatılmasına Dair 677 sayılı yasayı yürürlükten kaldırıyor. Türk büyüklerine ait olanlar ve sanatsal değer taşıyanlar Milli Eğitim Bakanlığınca(!) halka açıldı. Açılan türbe sayısı ilk aşamada 19 idi.

12 Nisan 1950: Mareşal Fevzi Çakmak için düzenlenen cenaze töreninde gericiler dini siyasete alet ederek gövde gösterisi yapıyor.

29 Mayıs 1950: Başbakan Menderes, sadece

“Millete mal olmuş inkılaplarımızı saklı tutacağız”

diyerek irticaya ilk işareti veriyor.

16 Haziran 1950: Ezanın Arapça okunması yasağı kaldırılıyor.

5 Temmuz 1950: Radyoda dini program yayınlama yasağı kaldırılıyor.

21 Ekim 1950: Milli Eğitim Bakanlığı, okullarda din derslerinin zorunlu olmasına karar veriyor.

3 Aralık 1950: Arap harfleriyle tedrisat yapmak için gizli ya da aleni dershane açanlar hakkında 23 Eylül 1931 günlü, 12073 sayılı kararnamedeki yasaklama kaldırılıyor. Böylece Kuran kursu ve imam hatip okullarına yeşil ışık yakılıyor.

1953: Köy Enstitüleri, İlköğretmen Okulları’na dönüştürüldü.

1953: Yasa değişikliği ile “siyasi yayın ya da beyanlarda bulunmak, öğretim üyeliğinden çıkarılmaya neden olan bir suç” sayılmaya başladı.

1954: 25 yılını dolduran öğretim üyelerinin emekliye ayrılmasını sağlayan yasa ile öğretim görevlilerini bakanlık emrine alan ya da görevden uzaklaştırmayı sağlayan yasa çıkarıldı.

1955’te Başbakan Menderes, DP Meclis grubunda arkadaşlarına şöyle sesleniyor:

“Siz öyle güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz Anayasa’yı bile değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz.”

Menderes, 1956’da Konya’da halka hitap ederken “ortaokullara din dersleri konulacağını” açıklıyor.

13 Eylül 1956: Ortaokul ders programlarına seçmeli din dersleri konuyor.

Başbakan Menderes, 1957’de Ödemiş’te halka yaptığı konuşmasını bir kasaba imamı gibi bitiriyor:

“Allah, münafıkların şerrinden hepimizi korusun.” Genel seçimler yaklaşınca hızını alamıyor ve seçmene şu vaatlerde bulunuyor: “İstanbul’u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camii’ni de ikinci bir kâbe yapacağız.”

14 Şubat 1957: Başbakan Menderes, Ankara’da Kocatepe Camii’nin yapımı için Cami Yaptırma Derneği’ne 100.000 TL bağış yapıyor.

19 Mayıs 1957: Kayseri’de halka yaptığı açıklama Menderes,

“DP’nin iktidarda olduğu yedi yıl içinde yeni 15.000 cami inşa edildiğini ve başta Süleymaniye olmak üzere 86 caminin onarıldığını, Süleymaniye’nin 500’üncü yıl dönümünü kutlamak için Müslümanların İstanbul’a davet edileceğini”

söylüyor.

1957 - 1958: Liselere seçmeli din dersi kondu.

1959: Din dersleri öğretmeni yetiştirmek için Yüksek İslam Enstitüsü açıldı.

26 Haziran 1965: Milli Eğitim bakanı Cihat Bilgehan, “İmam hatip okullarını bitirenlerin, ilkokul öğretmeni olabileceklerinin” müjdesini veriyor.

15 Nisan 1966: Atatürk büst ve heykellerine karşı gericilerin saldırıları sürüyor.

31 Mayıs 1966: Demirel, Kayseri’de halka yaptığı konuşma hedef saptırarak şunları söylüyor: “Bugün Türkiye’de gericiliğin yaşamasına uygun koşullar artık bulunmamaktadır.”

17 Mayıs 1967: İmam hatip okullarını bitirenlere üniversitelere girme hakkı tanınıyor.

20 Ağustos 1967: İzmir’de İslam Enstitüsü’nün temelleri Başbakan Süleyman Demirel tarafından atılıyor.

Aralık 1967: Meclis’te iftar yemekleri verilmeye başlanıyor.

21 Şubat 1968: Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem,

“Hükümetimizin amacı her ilde bir imam hatip okulu açmaktır”

diyor.

19 Şubat 1969: Mehmet Şevki Eygi adlı emperyalizm fedaisi ABD’nin 6. Filosu’nu protesto eden yurtsever gençler üzerine

“ABD bizim kâbemiz, cihada hazır olun”

sloganları ile dincileri saldırtıp o günün tarihlere “Kanlı Pazar” olarak geçmesini sağlamıştır.

1 Ekim 1969: Seçimlere bir gün kala Adalet Partisi’nin kır atlı kuran dağıttığı haberleri basına yansıyor.

26 Ocak 1974: Milli Selamet Partisi genel seçimlerden 48 milletvekili ile çıkıyor.

1974 - 1977: Din kültürü ve ahlak dersi zorunlu kılındı.

1975-1976: Bir yıl içinde 70 imam hatip okulu açılıyor.

1976-1977: Bir yıl içinde 77 imam hatip okulu daha açılıyor.

1977-1978: Açılan bu imam hatipler yetmemiş olacak ki bir yıl içinde 86 tane daha açılıyor. Bu üç yıl boyunca Başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel oturuyor.

Kahramanmaraş’ta 21-25 Aralık 1978 tarihleri arasında meydana gelen olaylarda resmi açıklamalara göre 111 kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişi de yaralanmıştı…. Sol parti ve dernek binaları ateşe verilmiş, Müslümanlar cihada çağrılarak duvarlara “Allah için savaşa, Müslüman Türkiye” sloganları yazılmıştı. Buna karşın Süleyman Demirel, şunları söylemişti:

“Bana sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz”

12 Haziran 1979: MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan şunları söylüyor:

“Hafta tatili Cuma günü olmalı. Nikâhı müftüler kıymalı. Mekteplere Kuran dersi koymalı. Bu milletin mektep kitapları niye Allah adıyla başlamıyor?”

4 Temmuz 1980: Çorum Katliamı gerçekleştiriliyor. 58 kişi katledilirken başbakan Demirel “Çorum’u bırakın Fatsa’ya bakın!” diyerek “solun kalesi” diye anılan Fatsa’yı hedef gösteriyordu.

22 Temmuz 1980: Kemal Türker’in öldürülmesi.

7 Eylül 1980: MSP’nin Konya’da düzenlediği mitingte yobazlar tarafından şu sloganlar atılıyordu:

“Dinsiz devlet yıkılacak elbet… Şeriat gelecek… Laiklik dinsizliktir… Anayasa Kuran… Ya şeriat ya ölüm… Cihada hazırız…”

Ve 12 Eylül 1980: Amerika’nın fedailiğine soyunan, Amerikalıların “bizim çocuklar” dedikleri generaller tarafından darbe yapılarak tüm siyasi parti ve dernekler kapatıldı. Demokrasi güçlerine karşı topyekün bir seferberlik başlatıldı. Dizginlerini koparan zor, zulüm ve işkence doruğa çıktı. Ülkenin aydınlanmacı biriki üzerinden silindir gibi geçildi. Bu satırların yazarı bile bundan payını alarak 92 gün işkence gördü.

Ulusal birlik yerine dinsel birliği öne süren, ulus yerine ümmet anlayışını ön plana çıkaran, günlük konuşmalarını bile dinsel motiflerle süsleyen gerici 12 Eylül’ün darbesinin mimarı Kenan Evren, 10 Ağustos 1981 tarihinde Çanakkale’de yaptığı konuşmada

“Muhterem din adamlarının elini öpeceğiz”

diyordu.[1]

“Gerçekte,” der Machiavelli, “hiçbir ülkede olağandışı bir yasacı yoktur ki, Tanrı’ya başvurmuş olmasın; yoksa koyduğu yasaları kimse kabul etmezdi. Gerçekte bilge kişinin bildiği birçok yararlı bilgi vardır. Fakat aynı bilgilerde, başkalarını inandıracak ölçüde açık bir takım nedenler yoktur.”[2]

Darbe rejimi, 2842 sayılı yasayı 16.6.1983 tarihinde yürürlüğe koyarak bu yasanın 10. Maddesiyle İmam Hatip Lisesi mezunlarının yükseköğretim kurumlarına girmelerini sağladı. Bununla da yetinmeyerek, 1983 yılında 1739 sayılı yasanın 31. maddesinde yaptığı değişiklikle, cami imamı olarak yetişenlerin okullarda öğretmen olmalarına yasal dayanak hazırlandı.

12 Eylül’de gerçekleştirilen Amerikancı darbeden sonra İsmet İnönü’nün oğlu veto edilerek seçimlere katılması engellenirken Nakşibendi tarikatının üyesi olan Turgut Özal’ın Çankaya’ya kadar tırmanması sağlandı. Nitekim Özal’ın, “12 Eylül olmasaydı iktidara gelemezdik” biçimindeki açıklaması 14.8.1987 tarihinde basına yansıdı.

Mart 1987: Demirel, Öğretim Birliği Yasası’nın bir devrim yasası olduğunu ve değiştirilmesinin olanaksız olduğunu gözardı ederek şunları söylemiştir:

“Siyasetin emrinde din değil, başka hakların kullanılmasına yaptığı gibi, siyaset dine hizmet edecek. Bunda yadırganacak bir şey yok.

…Tevhidi Tedrisat Kanunu bir semavi kitap değildir. Şayet Kuran kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir. Tevhidi Tedrisat Kanunu’dur.

…Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktır.”[3]

1989: TCK’nın Türkiye’de din devleti kurulmasını suç sayan 163. maddesi kaldırıldı. Bu maddenin kaldırılmasına karşı çıkan aydınlar birer birer öldürülmeye başlandı.

28 Aralık 1989: Üniversitelerde türban serbest bırakıldı.

31 Ocak 1990: Prof. Dr. Muammer Aksoy’un öldürülmesi.

7 Mart 1990: Çetin Emeç’in öldürülmesi.

4 Eylül 1990: Turan Dursun’un öldürülmesi.

6 Ekim 1990: Prof. Dr. Bahriye Üçok’un öldürülmesi.

24 Ocak 1993: Uğur Mumcu, “İmam-Subay” başlıklı yazısından iki gün sonra bir suikasta kurban gitti.

2 Temmuz 1993: Sıvas’ta her yıl geleneksel olarak düzenlenen Pir sultan Abdal Kültür Etkinlikleri’nin 3. gününde, Müslümanlar ortalığı kana buladı. Ülkemizin yetiştirdiği en değerli aydın, düşünür, bilim adamı, sanatçı ve edebiyatçılardan 37 kişi diri diri yakıldı. Çoğu çevre illerden gelerek Madımak Oteli’ni ateşe verenlerin attığı ortak sloganları şunlardı:

“Zafer İslam’ın… Cuumhuriyet Sıvas’ta kuruldu, Sıvas’ta yıkılacak!.. Şeriat gelecek zulüm bitecek… Kahrolsun laiklik…”

 27 Mart 1994: yerel seçimlerle RP’nin yükseliş ivmesi devam etti. 22 ildeki belediyelerin, Anara ve İstanbul’daki anakent belediyelerinin tüm olanakları RP’nin eline geçti. Bunlar, iktidar yolunda önemli kilometre taşları olacaktı. Erbakan,

“Refah iktidara gelerek. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı? Kanlı mı olacak? Kansız mı? 60 milyon buna karar verecek”

diyordu.

5 Nisan 1994 tarihli kararlarını ilan ederken “son sosyalist devleti de yıktık” sözleriyle Kemalizmin sosyal devlet alanında sağladığı cılız da olsa kazanımları kastediyordu.

10 KAsım 1994: Anıtkabir’de Atatürk’e çirkin bir saldırı yapıldı. Saldırgan,

“Taşlara, kemiklere secde etmeyin. Taşlar sizi kurtaramaz. Kur’ana davet ediyorum.”

diye slogan attı.

11 Ocak 1995: Onat Kutlar’ın öldürülmesi.

9 Ocak 1996: Metin Göktepe’nin öldürülmesi.

1997: Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız,

“Laiklere şeriat enjekte edilecek”

diyordu.

1997: Şevket Yılmaz ,

“Allah’ın size soracağı soru şöyle: Küfür düzeninde İslam Devleti olsun diye niye çalışmadın?”

Hasan Hüseyin Ceylan,

“Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır. Türkiye yıkılacak beyler!”

Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe,

“Bu törenlere için kan ağlayarak katılıyorum. Bu düzen değişmeli. Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola harman ola. Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini eksik etmesin.”

Şanlıurfa Belediye Başkanı Çelik,

“Ben kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek, fıstık gibi olacak.”

diyorlardı.

Ve Nihayet Şubat 1997…

Özal’ın halefi olan Başabakan Necmettin Erbakan, Başbakanlık Konutun’da verdiği iftar yemeğine Türkiye’nin en ünlü din baronlarını davet ederek, toplumsal gerilimi tırmandırdı.

Laiklikliğin tanımı bile değiştirilerek, “laiklik, din özgürlüğüdür”; “din ise birleştirici ve lâzımdır” denilmeye başlandı.

Eğitim yoluyla bu ülkede,

“iktidar olursak, içkinin içilip içilmeyeceğini referanduma götürürüz”

diyen Tayyip Erdoğan gibi şeriat özlemcisi kafalar yetiştirildi. Bu kafa sahipleri, iktidar olup cesaret ettikleri taktirde çarşafı, Arap alfabesini, dört kadın ile evlenmeyi de referanduma götüreceklerinden, bir yandan uluslararası yeşil sermaye gücü, öte yandan da din istismarı yoluyla bunu topluma kabul ettirip uygulayacaklarından, artık hiç kuşkumuz kalmadı.

21 Ekim 1999: Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesi.

18 Aralık 2002: Prof Dr. Necib Hablemitoğlu’nun öldürülmesi.

Şimdi ise Sevr kapımızın eşiğinden sırıtıyor!

——————————————————————————–

[1]Çetin Yetkin, 12 Eylül’de İrtica, Ümit Yayıncılık, Birinci Baskı, Ankara 1994, s. 77.

[2] Discorsi sopra Tite Livio, lib I, cp, XI. Aktaran: J.J.Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Öteki Yayınevi, Üçüncü Basım, Ankara Kasım 1999, s. 82.

[3] Köprü, Mart 1987.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Dam üstünde saksağan ve kazma sapı...

23/5/2008 · Kategori: Secme Yazilar

Dam üstünde saksağan ve kazma sapı...
YARGITAY Başkanlar Kurulu’nun muhtırasına en iyi yanıtı AKP’nin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin verdi bence:

"Bildiri bir dam üstünde saksağan olmuştur..."


Çok değerli bir hukuksal yorum, öyle kolay hukuk adamı olunmuyor demek ki.

Bizler hukukçu olmadığımız için bu tür bildirilerin ne anlama geldiğini bilemeyiz.

Ama kendi adında da bir kuş yer alan Şahin bakınca tanıdı:

"Bu saksağan..."

Sözün devamını getirmek ise vatandaşlar olarak size düşer, lafın arkasını bilirsiniz:

"Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı..."

*

Nitekim yargı bildirisinden hemen sonra, hukuk devleti endişesi olan yüksek yargıçlarımızı azarlayan karşı bildiri geldiğinde, anladık ki yargının beline kazma vurma operasyonu başlamıştır.

(.........)

Çünkü kendi "ılımlı İslam" rejimini kurmak isteyen AKP’nin önündeki tek engel yargıdır.

Misal; YÖK ile üniversitelerin, Türk-İş ile sendikaların, hileli ihalelerle medyanın ele geçirilmesinden, Ordu’nun sessizleşmesinden, Cumhurbaşkanı engelinin ortadan kalkmasından sonra AKP’nin önündeki tek engeldir:

Yargı...

Ve yürekli yargıçlar...

AKP kendi amaçladığı düzeni kurmak istiyor. Ama her seferinde yargıya takılıyor.

İşte; yargı ile sorun çıkması bu yüzdendir.

Ve hedef gösterilen, dinlenen, izlenen, sindirilmek istenen, altı-üstü oyulan yargı tepki gösterince... Görevi yargının bağımsızlığını ve devamını sağlamak olan Adalet Bakanı’nın aklına dam üstündeki saksağanın gelmesi...

Fırsat bu fırsattır; vur beline kazmayı...

*

Kazmanın bir de sapı vardır.

Öyle her kalas kazmaya sap olamaz.

Hayatında bir işe yaramamış, yeteneksiz, kimliksizler bir yere yamandıklarında bu yüzden seviniriz.

"Bir kazmaya sap oldu" diye...

Ama ben böyle kazma görmedim...

Ne de böyle kazma sapı...

Bekir Coşkun - 23,05,2008

Kaynak: Hürriyet

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Haklı Olmayınca ...

23/5/2008 · Kategori: Secme Yazilar


DEMEK ki bundan böyle bir kamu kurumunun yetkilileri, örneğin Üniversiteler Arası Kurul bir konuda bildiri yayınladığı zaman önce;

"Bir dakika! Bakalım yasalara göre sizin ’bildiri yayınlama’ yetkiniz var mı?" diye bakacağız.


Bu temel kuralı Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek koydu.

Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bildiri yayınlayarak özetle "Yargı üzerine baskı yapmayın. Yargıya yapılan saldırı ve hakaret kampanyasına engel olun. Cumhuriyetin temel değerleriyle oynamaya kalkmayın" demesi, "Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) aleyhine açılan ’kapatma’ davası nedeniyle Anayasa Mahkemesi kararını etkilemeye çalışmaktan vazgeçin" diye uyarması meğer "Anayasa Mahkemesi’ni etkilemeye dönük, hukuk dışı bir tavır"mış. O kadar ki bu bildiriyle Yargıtay, AKP davasında "taraf" konumuna düşmüşmüş. Hatta Anayasa’nın özetle, "Hiçbir organ, makam, merci veya kişi mahkemelere talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz" diyen 138’nci maddesini ihlal etmişlermiş.

Asıl önemlisi, "Demokratik hukuk sistemimizde, kaynağını Anayasa’dan ve yasalardan almayan hiçbir yetki millet adına kullanılamaz" diyor Sayın
Çiçek.

Zaten o nedenle sorduk:

Örneğin Üniversiteler Arası Kurul yahut Genelkurmay Başkanlığı veya Milli Güvenlik Kurulu yahut bir salgın hastalık nedeniyle halkı uyarmak gereğini duyarsa Yüksek Sağlık Şûrası, "Anayasa’da ve yasalarda açıkça bildiri yayınlama görevi verilmediğine göre, biz görüşümüzü kamuoyuna duyuramayız" mı diyecek?

Böyle bir görevin yasalarda yer almasını Sayın Çiçek nasıl savunabilir?

Madem savunuyor, Sayın Çiçek, -ötekileri bırakalım- örneğin Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun 28 Eylül 2007 tarihinde yayınladığı ve temelde son bildirideki görüşleri dile getiren bildirisine neden ses çıkarmamıştı?

Kaldı ki gerek Çiçek gerek Adalet Bakanı Şahin, son bildiriye pek bir şiddetle karşı çıkıyorlar ama bildiride ileri sürülen görüşlerden hiçbirinin, örneğin:

"Siyasi iktidara yandaş bir yargı yaratmak istendiği" suçlamasının,

"Yargıya ve özellikle yasal görevini yapan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na ağır saldırılarda bulunulduğu halde hükümetin buna seyirci kaldığı" anlamına gelebilecek sözlerin,

"Strateji belgesinin AB’nin bağımsız yargıyla ilgili taleplerine taban tabana zıt öneriler içerdiği" yolundaki tespitin,

"AKP tarafından hazırlattırılan Anayasa taslağının Cumhuriyet’in temel ilkelerini -ve bu arada laiklik ilkesini- zaafa uğratacak hükümler içerdiği" yolundaki kuşkuların,

"Yargıyı ve yargı mensuplarını halka şikáyet ederek, hedef göstererek, hatta yabancı kişi ve kurumların yardım ve katkılarını sağlama" kampanyası açıldığının;

"Yargı erkinin bağımsızlığının hazmedilemediği anlamına gelen tutumların" yanlış olduğunu söyleyemediler.

Söylerlerse ayıp olacağını mı düşündüler dersiniz?

Oktay Ekşi - 23,05,2008

Kaynak: Hurriyet

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Tuncay ÖZKAN SkyTurk tv ' de

23/5/2008 · Kategori: DUYURU _

 

CUMA AKŞAMI  "GÜNDEM "  programında

Serdar Akinan bu kez Tuncay Özkan'ı ağırlıyor.

İyi Seyirler....

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Erdinç Teker "Beni Tanıdınızmı "

22/5/2008 · Kategori: Secme Yazilar

Beni Tanıdınızmı

Beni tanıdınız mı?

 

Ben, “Ulu Tanrı! Namussuz bir tek Türk yaratacağına, dünyayı yık daha iyi”

nidasıyla haykıran atanız Oğuz Han’ım.

 

Yolunuzdan şaşmayın diye anıtlar diktiren Bilge Kağan’ım

 

Özgürlük uğruna  kırk yiğit ile,  koca Çin İmparatorluğuna hücum

eden Kürşad’ım .

 

Dilinizi iyi öğrenin , ona sahip çıkın maksdıyla eserler veren Kaşgarlı Mahmud’um.

 

Uğrunuza yüzbinlerce er’im ile Malazgirt’te cenk tutan  Alparslan’ım.

 

Bir olun , büyük olun diye bir çadırdan yola çıkarak imparatorluk kuran Osman Bey’im.

 

"Bugünden geru divanda, dergahta, bergahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır." diyerek kanun çıkartan Karamanoğlu Mehmet Bey’im.

 

Sizler için dünyanın incisi İstanbul’u fetih eden ve peygamber efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V) duasına mazhar olan Fatih Sultan Mehmed’ Han’ım.

 

Dünya’nın bir yakasında “dünya yuvarlaktır” dediği için insanlar katledilirken ,

Turan elinde özgürce Gök bilimi üzerine kitaplar yazan ve icatlar yapan Ali Kuşcu’yum

 

Ticareti hile olarak değil ; kardeşlik olarak gören ve yaşayan Ahi’leriz.

 

“Gene gel! gene gel! her ne isen gene gel! kafirsen, atese tapiyorsan, puta tapiyorsan da, gene gel, Bu bizim dergahimiz umutsuzluk dergahi degil, Yüz kere tövbeni bozmussan da gene gel!" sözlerinin sahibi Mevlana Celaleddin Rumi’yim.

 

“Bu dünya ol ahiretten içeri. Âşıkın yeri var kimseler bilmez.Yunus öldü diye sela verirler.
Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez. “ aşıklar aşığı Yunus Emre’yim.

 

"Dilde, fikirde,işte birlik" diye yola çıkarak , “Tercüman” gazetesini ve daha da önemlisi Türklük bilinicini  size tekrar hatırlatan  İsmail Gaspıralı’yım.

 

“Üç Tarzı Siyaset”  isimli kitabımda Türkçülüğü telavuz eden , Türk Tarih Kurumu’nun kurucusu ve ilk başkanı olan Yusuf Akçura’yım.

 

'Peygamberin kabrinin bulundugu Medine'deki Turk Bayragini kendi elimle indiremem' diyerek kıtlıkta çekirge yiyen ama İngilize teslim olmayan Fahreddin Paşayım.

 

 Ermenilerin ve onların işbirlikçilerinin iftirasına uğrayan, son sözleride , “Benim sevgili kardeşlerim, asil Türk Milletine çocuklarımı emanet ediyorum. Bu kahraman millet, elbette onlara bakacaktır. Allah, vatan ve milletimize z******* vermesin. Amin. Borcum var, servetim yok üç çocuğumu, millet uğruna yetim bırakıyorum. Yaşasın Millet...” olan 

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey’im.

 

Maraş’ta Sütçü İmam,

 

Antep’te Şahin Beyim.

 

Yunanistan’da, “Ben bir Türk olduğum için hapse götürülüyorum. Eğer Türk olmak bir suç ise, burada tekrar ediyorum. Ben bir Türk‘üm ve öyle kalacağım. Bu mesajımla Batı Trakya azınlığına sesleniyorum ve Türk olduklarını unutmamalarını söylüyorum. Haklarımızı birgün mutlaka alacağız." diyen  Dr. Sadık Ahmet’im.

 

"Türkleri çok seviyorum. Tarih boyunca kahramanlıklarıyla, cesaret ve atılganlıklarıyla kendilerini kabul ettirmişlerdir. Milli ve manevi değerlerine bağlıdırlar. Dostluklarına güvenilir, düşmanlıklarından korkulur.” sözlerinin sahibi , Cahar Dudayev’im.

 

Ben, dün Kars/Kağızman’da pkk ile mücadele ederken  şehit olan Giresunlu Piyade Er   Zülküf Tekir’im.

 

Son olarak;

Milleti uğruna yedi düvel ile savaşmış , parçalanmış bir imparatorluktan güçlü bir Cumhuriyet kurmuş olanım.

"Beni olaganüstü bir kisi olarak yorumlamayiniz. Dogusumdaki tek olaganüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir." ve

Ne mutlu Türküm diyene!  diyerek seslendim size.

Ben Mustafa Kemal’im!

 

Peki ya siz ? Ya siz kimsiniz?

Tüm bunlara rağmen , Türk’lüğe,

hakaretin önünü açanlarmısınız yoksa….

 

Erdinç TEKER

kaynak: http://turkgunu.blogcu.com/14033051/

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

MÜFETTİŞLERDEN AKP' YE RET

22/5/2008 · Kategori: Haber

Gümrük Teftiş Kurulu, AKP’nin istediği soruşturma dosyalarını vermeme kararı aldı.

Gümrük Teftiş Kurulu’nun, Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın istediği binlerce dosya ve kişi hakkındaki gizli bilgileri vermeyeceği öğrenildi. Kurulun bu kararında, bakanlığın isteminin herhangi bir hukuksal gerekçeye dayandırılmamasının etkili olduğu belirtildi. CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, AKP’nin şantaj amaçlı bilgi edinmeye hazırlandığını vurguladı.

Başbakan Yardımcısı Yazıcı’nın gizlilik dereceli bilgi ve belgeleri istemesi tartışmalara yol açtı. Edinilen bilgiye göre, Gümrük Teftiş Kurulu yürüttüğü ve sonuçlandırdığı soruşturmalar kapsamındaki kişiler ve olaylarla ilgili bilgilerle belgeleri bakanlığa göndermeyecek. Müfe-ttişlerin “yasadışılığa” direnecekleri ve yalnızca yürüttükleri soruşturmalara ilişkin genel çerçeveyi iletecekleri öğrenildi. Kurulun bu kararında, bakanlığın bilgileri isterken buna dayanak oluşturacak herhangi bir hukuksal gerekçe göstermemesi etkili oldu.

Bakanlığın yürüttüğü soruşturmaların bilgi ve belgelerini istediği Gümrük Teftiş Kurulu, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan hakkında hayali ihracat, AKP Rize Milletvekili Ali Bayramoğlu hakkında ise kaçakçılık soruşturması yapmıştı. Müfettişler, Bayramoğlu hakkında kaçakçılık ve evrakta sahtecilikten savcılığa da suç duyurusunda bulunmuşlardı.

CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, AKP’nin kendi kadrolarıyla devleti ele geçirmeye çalıştığını vurgulayarak “Sağlık, Adalet, İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğ’nde bunu görüyoruz. Şimdi bu sürecin en önemli halkalarından birisi denetim gruplarıdır. Eğer denetim grupları da ele geçirilirse tüm yolsuzluk dosyalarını aklamak mümkün olacaktır. Bu çabadaki ikinci önemli nokta ise AKP’nin şantaj amaçlı bilgi edinmeye hazırlık yapmasıdır” diye konuştu.

Başbakan’ın medya patronlarına ilişkin “Elimizde dosyalar var, yeri gelince açıklayacağız” sözlerini anımsatan Kılıçdaroğlu, şu değerlendirmeyi yaptı: “Bu tür bilgileri toplayıp yeri gelince kullanmak istemektedirler. Başbakan’ın sözünü ettiği dosyalar bugüne kadar su yüzüne çıkmadı. Büyük bir olasılıkla benzer suçlamalar Başbakan’ın ağzından çıkmaya devam edecektir. Eğer bir suç var ve bu şantaj amaçlı kullanılıyorsa bu durumda en büyük suçlu, şantaj amaçlı kullanan kişidir.

Saydamlıktan söz eden bir siyasal iktidar, kendi amaçlarına uygun bilgi toplayıp bunu şantaj amaçlı kullanırsa bu saydam devlet değil faşist devlettir. Karşı düşünceye tahammül edemeyen bir AKP hükümeti var. AKP’nin kurduğu eli sopalı devlet uygulamasını 1 Mayıs’ta gördük. İşçilere uygulanan baskı, bu tür genelgelerle toplumun diğer kesimlerine de uygulanacaktır.”

İLHAN TAŞCI / Cumhuriyet

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

YARGITAY TEKRAR YANIT VERECEK Mİ ?

22/5/2008 · Kategori: Haber

Yargıtay bildiri yayınladı... Hükümet karşı bildiri... Peki şimdi ne olacak? Yargıtay tekrar yanıt verecek mi?

HAYIR VERMEYECEK... DİYORLAR Kİ, 'KAMUOYU BİZİM BİLDİRİMİZİ LÜTFEN BUGÜN BİR DAHA OKUSUN'

Yargıtay Başkanvekili Osman Şirin, hükümetin Başkanlar Kurulu bildirisine tepki açıklaması için “Ayaküstü verilen cevaplara, ayaküstü karşılık vermeyiz” dedi.

Yargı ve Hükümet arasında, Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun sert bildirisi, Hükümet’in sert tepkisi ile tırmanan gerilim sürüyor. Yargıtay Başkanvekili Osman Şirin, bu sabah Yargıtay’a gelişinde gazetecilerin sorularıyla karşılaştı.

Yargıtay Başkanlar Kurulu bildirisinin ardından Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in yaptığı açıklamanın hatırlatılması ve Yargıtay tarafından bir açıklama yapılıp yapılmayacağının sorulması üzerine Şirin, şunları söyledi:

“Toplum önce bir değerlendirsin. Sağlıklı bir biçimde değerlendirme yapılsın. Gerektiğinde yapılır. Biz yargıçlarız. Bildirilere ayak üstü cevap vermeyiz. Ayak üstü verilen cevaplara da ayak üstü karşılık vermeyiz.”

Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker ise, gazetecilerin aynı yöndeki sorularına yanıt vermedi

 

haber kaynağı:  http://www.nethaber.com/Politika/64329/Yargitay-bildiri-yayinladi-Hukumet-karsi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

BEKİR COŞKUN "NASIL MUTLU OLDUM "

22/5/2008 · Kategori: Secme Yazilar

NASIL sevindim...

Hayrünnisa Hanım ile Emine Hanım buluştular.

Akşamları boynumu büker, iç çekerken "Bugün de bir araya gelmediler" derdim.

Eş-dost, "Bak kendine ediyorsun, üzül üzül sonra sana bir şey olacak. Bugün olmaz yarın buluşurlar" dedilerdi.

Ben burnumu çekerken:

"Biliyorum, biliyorum ama yine de insanın elinde değil... Bu kadar da olmaz yani..."

(.......)

Sevindirici haberi önce televizyonlar verdi:

"Buluştular..."

"Küskün ikili çayda bir araya geldi..."

"İşte buluşma anı..."

Demek ki o an fırlamışım...

*

Türban takıntımız mı var?..

O okurumun dediği gibi "Türban diye tutturduk" mu?.. Ya da niçin türbanı dilimize doluyoruz?

Çünkü; erkek ikiyüzlü. İtalyan kravatı takıp, İngiliz sitili ceketi giydi mi, gizliyor kendini de, zihniyetini de, niyetini de...

Ama kadın burada dahi daha mert.

Türbanı ile işaret bayrağı gibi. Ait olduğu erkeğin zihniyetini, niyetini, kimliğini bize anlatıyor.

*

Bu bakımdan devletin tepesindeki "türban hareketleri" bir bakıma rejime ilişkin.

İşte:

Karşı devrimde aksama var mı?..

Yok...

"Dinci" işgale devam mı?..

Devam...

"Ilımlı İslam devleti" projesinde aksama oldu mu?..

Olmadı...

Atatürk’ün kemikleri daha çok sızlayacak mı?..

Çoook...

*

Ve ben; uygarlık ve çağdaşlık umutları olan ülkenin tepesine oturmuş iki tesettürlü-türbanlı hanımın fotoğraflarına bakıp "Neyse ki buluştular" diye bayram edecek miyim utanmadan?..

Edeceğim...

 

Bekir Coşkun - Hürriyet

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

PADİŞAH DEĞİLSİN!

22/5/2008 · Kategori: Secme Yazilar

 

Özetle yaz deseler, şunu söylerim: Canlı ve sağlıklı bir demokrasiyi kurmak varken, “niçin ülkeyi gericiliğe ve padişahlığa taşıyacak” korkunç kadere teslim olalım!

Kapatmanın özü budur.

Öz, unutuluyor.

Saldırı başladı.

İçeriden ve dışarıdan.

ABD’den ve AB’den.

Son atımlarını atıncaya kadar vardırdılar, yargıyı suçluyorlar.

Yargıtay gerilemiyor.

İyi ki gerilemiyor.

Yargıtay ve onun kurulları dediğimiz yüksek yargı mensubu rafine hukuk insanları, 3 kuvvetten birinin temsilcisidir.

Yasama (Meclis)

Yürütme (Hükümet)

Yargı (Adalet)

***


Demokrasi yarımadası üzerinde iner kalkar üç köprü. Üç köprü de gücünü Anayasa’dan alır. Üç köprü de birbirinden bağımsız, birbirini denetleyerek çalışırsa demokrasi yaşar, büyür, gelişir.

Hepimiz istiyoruz.

İstemeliyiz.

Köprülerden ilki.

“Kapatılmalı” diyor.

Yargıtay “Kapatılsın” deme yetkisini “Anayasa’dan” alıyor. Başbakan, AKP’nin sözcüleri, milletvekilleri ve AB’den gazel okuyarak gelen temsilciler, Anayasa’yı atlıyor.

Kirlilik yaratıyorlar.

Çok ayıp ediyorlar.

***


Kendileri var olmak için Anayasa’ya sarılıp tutunurken, Yargıtay Başsavcısı’nın da “kapatma iddianamesini yazabilme hakkını” Anayasa’dan aldığını görmezden, bilmezden, anlamazdan geliyorlar.

Daha net anlatayım.

Başbakan diyelim; Anayasa’nın Madde 68’ini sahipleniyor.

Siyasi parti kuruyor.

Madde 75’i sahipleniyor.

Seçimlere giriyor.

Madde 76’yı sahipleniyor.

Halktan oy istiyor.

Madde 77’yi sahipleniyor.

Seçilebiliyor.

Madde 83’ü sahipleniyor.

Dokunulmazlık kazanıyor.

Madde 93’ü sahipleniyor.

Meclis Başkanı seçiyor.

Madde 102’yi sahipleniyor.

Kardeşi Abdullah Gül’ü!

Cumhurbaşkanı seçtiriyor.

Madde 109’u sahipleniyor.

Kendisi Başbakan oluyor.

***


Yargıtay Başsavcısı da Anayasa’nın (madde 69) kendisine (kurumuna) tanıdığı hakkı kullanınca; Başbakan, Cumhurbaşkanı, AKP sözcüleri, tarikat şeyhleri, tarikat beslemeli gazete yazarları, Çalık’lamacı gazete ve TV’nin 500 milyar liradan başlayıp 900 milyar liraya kadar çıkan transfer parası almış küfür yazarı köşe sahipleri, 200 milyar değerinde Q7 Audi makam otomobiline bindirilen genel yayın müdürleri, iktidar yanlısı basın, darbecilik moda olduğu zaman rezilce cuntacılığa sarılan, şimdi demokratlık prim yaptığı için bugün oportünistçe liberal demokratlığa vidalanan yazarlar, Yargıtay’ı korkutmaya, geriletmeye, sindirmeye ve bu yolla Anayasa Mahkemesi üyelerini iktidar partisi lehine etkilemeye çalışıyor.

Demokrat değiller.

Olmaya niyetleri yok.

İşte bu yüzden Yargıtay Başkanlar Kurulu (yüksek yargı mensubu rafine hukuk insanları) dün yeniden “Padişah değilsiniz” uyarısı yapmak zorunda kaldı.

İşin özü budur.

Özü atlamayalım.

 

NECATİ DOĞRU- GAZETE VATAN

KAYNAK: http://w9.gazetevatan.com/haberdetay.asp?tarih=22.05.2008&Newsid=179779&Categoryid=4&wid=108

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::